BİZ İNSANLAR

KURTULUŞ SAVAŞI ZAMANINDA ZENGİN HALKTAN BAZILARI KENDİ ÇIKARLARI İÇİN İŞGALCİ DEVLETLER İLE YANKINLAŞMA İÇERİSİNE GİRER.ORHAN O DÖNEMDE YATILI OKULDA ÖĞRETMENLİK YAPMAKTADIR.TALEBELERİNDEN TAHSİN, SINIF ARKADAŞI CEMİL’İN KAŞINI TAŞ ATARAK PATLATIR.ORHAN,CEMİL’İN TEDAVİSİNİ YAPTIRIP ANNESİNİN YANINA GÖTÜRÜR.TAHSİN’İN CEMİL’E TAŞ ATMASININ NEDENİ ‘EŞŞEK TÜRK’ DİYE HİTAP ETMESİDİR. ORHAN KÖŞKTE CEMİL’İN ABLASI VEDIA’YI GÖRÜR.İLK BAKIŞTA BİRŞEY YOK ZANNEDER FAKAT AŞIK OLMUŞTUR.ORHAN TAHSİN OLAYINDAN SONRA OKULDAN İSTİFA EDER.ÇÜNKÜ ORHAN’A GÖRE CEMİL’İN BİLMEYEREK BÜTÜN TÜRK HALKINA HAKARET ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜR.ARTIK ORHAN’I AÇLIK VE YOKSULLUĞUN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ GÜNLER BEKLEMEKTEDİR.KAR FIRTINASININ OLDUĞU BİR AKŞAM ORHAN YATAĞINDA SOĞUKTAN YATAMAZ.EN YAKIN CADDEYE ÇIKIP SON PARASIYLA SICAK BİR ÇAY İÇMEK İSTER.GİTTİĞİNDE KAHVEHANE KAPALIDIR VE OLDUĞU YERE DÜŞER.KAHVECİNİN ERKEN GELMESİYLE HAYATI KURTULUR VE ÖĞRETMENKEN EN İYİ ANLAŞTIĞI NECATİ’NİN EVİNE GİDER.NECAT’İ ORHAN’A BİR ARKADAŞININ ÇEVİRMEN ARADIĞINI SÖYLER.ARTIK ORHAN’INDA PARASI VARDIR. ESKİ ANILAR CANLANIR VE VEDİA TEKRAR AKLINA GELİR.ONU UNUTAMAZ AMA VEDİA İLE EVLANMEK İSTEYEN BİRÇOK KİŞİ VARDIR.BUNLARDAN SUBAY OLAN AHMET’İ GÖRDÜĞÜNDE BAŞINA GELECEKLERİ ANLAR AMA AŞKI DAHA ÜSTÜN GELİR.VE OLACAKLARI UMURSAMAZ. TAHSİN’İN BABASI BU ARADA HAPİSHANEDEN ÇIKAR.HAPİSHANEYE GİRMESİNİN NEDENİ VEDİA’NIN ANNESİDİR. VEDİA HERKESE AŞIKTIR VE BU ORHAN’I KORKUTUR.VEDIA İLE BİR AN ÖNCE EVLENMEK İSTER.VEDİA BUNA YANAŞMAMAKTADIR.VEDİA’NIN ANNESİ KÖYLÜLER TARAFINDAN SEVİLMEZ ÇÜNKÜ EVİNE FRANSIZ BAYRAĞI ASMIŞTIR.AHMET VEDİA’DAN UZAKLAŞMAK İÇİN CEPHEYE GİDER VE ORADA ÖLÜR.ORHAN VEDİA İLE BULUŞACAĞI BİR GÜN VEDİA’NIN HASTAHANEDE OLDUĞUNU ÖĞRENİR VE KOŞARAK HASTAHABEYE GİDER.VEDİA ŞUURSUZCA YATMAKTADIR.ORHAN GÜNLERCE HASTAHANEDE ONUN YANINDA KALIR.ÇOK HALSİZ DÜŞMÜŞTÜR.DOKTORLARIN TÜM ISRARLARINA RAĞMEN DİNLENMEYİ KABUL ETMEZ.VEDİA ESKİSİNDEN İYİDİR AMA HALA ŞUURU YERİNE GELMEMİŞTİR.İÇERİNİ HAVASINDAN SIKILAN ORHAN DIŞARIYA ÇIKMAK İÇİN AYĞA KALKAR AMA SENDELER.ÇOK BUNALIR.AYAĞA KALKMAK İÇİN TEKRAR HAREKET EDER.DUVARLARDAN TUTUNARAK KORİDORO ÇIKAR.AMA GÖZLERİ HİÇBİR ŞEY GÖRMEZ.MERDİVENLERDEN İNERKEN DENGESİNİ KAYBEDER VE DÜŞÜNMEK İSTEMEDİĞİNİ ÖLÜMÜ VEDİA’NIN AŞKINDAN OLUR.VEDİA ERTESİ SABAH İYİLEŞİR AMA AHMET’İN ÖLÜMÜÜNE NEDEN OLDUĞU GİBİ ORHAN’IDA BİLİNMEZLİKLERİN İÇİNE ATARAK ÖLÜMÜNE NEDEN OLUR.AMA VEDİA HALA YAŞAMAKTADIR.

SİMYACI

Romanın kahramanı Santiago’nun anne ve babası rahip olması için onu papaz okuluna göndermiştir. On altı yaşına geldiğinde rahip olmak istemediğini, okuldan ayrılmayı ve gezginci olmak istediğini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” der ve oğlunu kutsar. Önce, babasının vermiş olduğu parayla bir koyun sürüsü alır ve yaşamının büyük düşünü gerçekleştirmeye başlar; artık geziyordur.

Akşam yattığında uykusunda gördüğü rüyaların da etkisinde kalarak; gördüğü bir düşün gerçekleşme olasılığının yaşamını ilginçleştireceğini düşünür ve o şekilde hareket eder. Romanın ana konusunu teşkil eden Mısır Piramitleri’ne gitmesi ve orada hazine bulacağı ona rüyasında söylenir. Romanın kahramanı, rüyasını gerçekleştirmek için önce bir falcı kadına rüyasını anlatır. Falcı kadın Salem kralı olarak tanıtan yaşlı adamla konuşur, kendi amaçlarını anlatır. Yaşlı adam, hayatın gizemleri hakkındaki bilgiye karşılık Santiago’dan sürüsünün onda birini vermesini ister. Yaşlı adam, Santiago’ya biri beyaz diğeri siyah olmak üzere iki adet gizemli taş verir ve siyah olanı “evet”, beyaz olanı “hayır” anlamını taşıyan bu taşları “zora düştüğün zamanlarda kullanırsın ancak kendi kararını kendin vermeye çalış” der.

Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Arap çocuğu ile tanışır, beraber pazara giderler. Fakat Arap paralarla birlikte kaçarak Santiago’yu bu şehirde parasız pulsuz bırakır. Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. 6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Santiago yeterli parayı kazanarak tekrar yola koyulur. Yolda bir İngiliz’le karşılaşır. Yolda karşılaştıkları güçlüklerde kendi kişisel menkıbelerini aramak üzere yola çıktıklarını söylerler.

Santiago, yüreğinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam eder. Karşılaştıkları güçlükler karşısında hep kendi kişisel menkıbesine güvenir ve sonunda kumullar tepesine ulaşır. Piramitler, bütün görkemiyle karşısında yükseliyordur. “Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir” diye düşünür. Sabah uyandığında gerçekten bulunduğu yeri kazmış ve içi mücevher dolu bir sandık bularak rüyasında gördüğü ve Mısır’a piramitlere kadar gidip bulmayı arzuladığı hazineye kavuşmuştur.

BİR TEREDDÜTÜN ROMANI

Kitap Mualla adında bir kızın arkadaşı tarafından tavsiye edilen bir kitabı okumasıyla başlar. Kitap kendisine çok ilginç gelir ve yazarıyla bir baloda karşılaşır. Yazar Mualla’yı görür görmez beğenir ve evlenme teklif eder. Mualla da düşünmek için süre ister.

Yazar daha sonra eskiden tanıştığı ve bir hayranı olan Vildan ile karşılaşır. Vildan da yazara evlenme teklif eder. Ona kocasından ayrılarak geldiğini söyler. Fakat yazar bunu nazik bir dille geri çevirir. Vildan yazarı intihar etmekle tehdit eder. Bir kaç ay geçtikten sonra yazar tekrar Vildan ile karşılaşır. Kendi izini ona bir süre kaybettirmiştir. Ama bu yeni karşılaşma Vildan’daki değişikliği yazara fark ettirir. Vildan’ın, evine çağırma teklifini kabul eder. Evine gittiğinde Vildan’dan bazı itiraflar duyar. Vildan’ın asıl isminin Vildan olmadığını ve kocasından ayrılmadığını ve bir de sevgilisi olduğunu öğrenir. Ertesi gün Vildan’ın evine gelip gerçekleri öğrenmek istediğinde ise evden taşındığını öğrenir ve Vildan hakkında hiçbir bilgi alamaz.

İstila

Her şey bir gece aniden olan bir meteor yağmuru ile başlar, şehirdeki tüm elektronik eşyalar yanmıştır. Bu olaydan sonra çevrede siyah çakıl taşlarına benzeyen cisimler fark edilir. İnsanlar bu çakıl taşlarına dokunduklarında bu çakıl taşları insanlara bir protein aşılayarak, insan ve tüm canlı genlerinde 2.5 milyar senedir pasif bir şekilde bulunan, fakat bu aşı ile beraber aktifleşecek bir virüs canlanır ve değişim başlar. Artık insanlık nezleden daha hızlı yayılan bir belayı bir avuç bilim adamı ile atlatmak zorundadır.

KÜÇÜK AĞA

Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine

inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.

Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.

Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvva bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.

3Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara’da kendisini Akşehir’den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.

Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

SESSİZ ÇIĞLIK

Nobel Edebiyat Ödülü almış olan bu romanda adı geçen kahramanlar; Mitshu, Nathsu, Takashi arasında geçen olaylar ve geçmişle hesaplaşmalarını anlatan bir yapıt. Asıl kahraman Mitshu hayattan beklentileri kalmamış, içe kapanık, geçmişteki olayların etkisinden dolayı devamlı hayallerle yaşayan geçmişi yargılayan, şanssız, gençliğinde çocukların attığı bir taşla bir gözünü kaybetmiş bir kişi. Nathsu ise çocuklarının sakat doğmasından dolayı hep düşünceli, mutsuz, acılarını hafifletmek için kendini içkiye vermiş bir kişi. Takashi ise gençliğinde öğrenci çatışmalarına katılmış, isyankar bir kişi.
Mitshu başından geçen kötü olaylardan dolayı, hayal aleminde yaşamaktadır. Kardeşi Takashi Amerika’ ya gitmiş, aradan uzun yıllar geçtikten sonra tekrar Japonya’ ya geri gelmeye karar vermiştir. Mitshu karısı ile birlikte kardeşini karşılamak için havaalanına giderler. Ancak kardeşini bekleyenler yalnız kendileri değildir. Takashi‘nin okul arkadaşları da Takashi’yi beklemektedirler. Takashi’nin uçağı rötar yaparak gecikir. Hep birlikte havaalanı yakınında bir otele yerleşirler. Burada Mitshu ile kardeşinin arkadaşları, Takashi’nin kişiliğini tartışmaya başlarlar. Mitshu’ya göre Takashi işe yaramaz, hayatı boşa yaşayan, yanlışlarla dolu bir kişidir. Arkadaşlarına göre ise Takashi idealist, yönetici ve lider bir kişiliğe sahiptir. Arkadaşları örnekler vererek bunu kanıtlamaya çalışırlar. Fakat Mitshu ise bunları kabul etmeyerek böyle biri olmadığına arkadaşlarını inandırmaya çalışır. Böyle tartışıp giderlerken Takashi gelir ve hep birlikte doğup büyüdükleri Vadi adındaki köylerine giderler. Bu köy ormanların arasına sıkışmış, küçük bir köydür o yıllarda. Ama şimdi geldiklerinde köyün ne kadar değişmiş olduğunu fark ederler. Köy artık virane ve terk edilmiş bir yer olarak karşılarına çıkmıştır. Eskiden çok zarif bir bayan olan hizmetçileri Jin bile artık yüz kırk kiloluk Japonya’ nın en şişman kadını olmuştur. Karısı Natshu kafasındaki kötü düşünceleri atmak ve içkiyi bırakmak için çaba sarf etmekte, Takashi ise bu köydeki gençlerin lideri olmaya çalışmaktadır. Uzun yıllar önce öldürülmüş olan kardeşlerinin, tören yapılmadığı için gömülmeyen küllerini kiliseden alıp, gömerler. Kardeşleri, komşu köy olan Korelilerin köylerine yapılan baskın sırasında öldürülmüştür. Daha sonra kardeşlerinin gönüllü olarak kurban olduğunu öğrenirler. Fakat nedeninin ne olduğunu bulmaya çalışsalar da bunu başaramazlar. Vadi’ deki gençlerin kurmuş oldukları tavuk çiftliğinde işler ters gitmektedir. Bir gün tavukların çoğu hastalıktan ve soğuktan ölürler. Takashi bu gençlere yardım etmek için imparatorla görüşmeye gider. Fakat olumlu bir netice elde edemez. İmparator Kore asıllı bir Japon vatandaşıdır. Kereste işçisi olarak geldiği bu yerde zamanla zenginleşmiş ve herşeyi ele geçirmiştir. Köylülerin çoğunun kendisine borcu vardır. Bu yüzden hiç kimse imparatora karşı gelemez.
Mitshu ve Takashi ağabeylerinin ölümünden Korelileri sorumlu tuttukları için imparatora karşı kin ve nefret duymaya başlarlar. Takashi gençleri bir araya getirmek için bir futbol takımı kurar ve zamanla gençleri bir araya getirmeyi başarır. Artık gençler Takashi’yi bir lider bir kurtarıcı olarak görmektedirler ve o ne derse yerine getirmeye çalışırlar. Takashi gençleri ayaklandırarak imparatorun sahibi olduğu markete baskın düzenler ve marketi yağmalattırır. Köylülerde Korelilere karşı yeniden kin ve nefret uyanmaya başlar.
Bir gün Takashi ağabeyinin karısı ile ilişkiye girer, bunu ağabeyi olan Mitshu öğrenir. Fakat karısının da bu ilişkiye istekli olduğunu öğrenince bir şey diyemez, içten içe kardeşine kin gütmeye başlar. Takashi ağabeyinin karısı ile evlenmek istediğini ve karısının da buna istekli olduğunu söyler, Mitshu buna iyice kızar kardeşini tersleyerek oradan uzaklaşır. Bir gün Takashi arabasına aldığı köylü bir kıza tecavüz etmeye kalkar, kız karşı çıkınca eline geçirdiği bir taşla kızın başına vurarak kızı öldürür. Köylülerden korkarak kendilerine ait olan depoya saklanır. Mitshu ve karısı bunu öğrenir ve hemen oraya gelirler. Takashi’nin görünüşü çok berbat ve üstü başı kan içindedir. Olayları soğukkanlılıkla anlatır. Mitshu’nun kardeşine duymuş olduğu kızgınlık iyice artar fakat kardeşlerini hep kaybetmiş olduğu için bunu da kaybetmek istemez ve ona yardım etmeye çalışır. Takashi köylülerin kendisini öldüreceğini hissettiği için vicdanen azap çektiği bir olayı anlatmaya başlar. Genç yaşta intihar eden kız kardeşlerinin ölümüne aslında kendisinin sebep olduğunu söyler ve olayı anlatır. Takashi o yıllarda kız kardeşine karşı ilgi duymaya başlar ve onunla ilişkiye girer. Zamanla bu olay devam eder. Bir gün kız kardeşi hamile kalır. Takashi ile kız kardeşi bunun bir yabancının tecavüzü sonucu olduğunu söyleyerek olayın üstünü kapatırlar. Çocuğu aldırırlar. Kız daha sonra suçluluk duyarak intihar eder. Mitshu bu olayı duyunca kardeşinden iyice nefret eder ve oradan ayrılır. Takashi o gece kendini vurarak intihar eder. Bu olaylar sonunda Mitshu ile karısı bütün kederleri ve acıları orada bırakıp yeni hayata başlamak için oradan ayrılırlar ve çocuklarını da hastaneden alıp Afrika’ya tatile giderler.

TIRNAK KADAR YER

Yıllar önce bir gün Hamdi Abimin evinde misafirdim.Akşam onu ziyaretine Nedim adında bir arkadaşı geldi ve “Benim arsayı satacağım.Arsamın komşusu Selami bana 20 Milyon lira teklif ediyor” dedi.Devamla “ama ben ona vermek istemiyorum .Ona satarsam senin annenin ve babanın sınır komşusu olacak ve annenin ,babanın tavukları arsasına girse itiraz eder anneni ve babanı üzebilir ben ona üzülürüm istersen 7 Milyon ver senin olsun” dedi.Hamdi abi” Böyle düşündüğün için Allah senden razı olsun “deyip arsayı aldı.Günlerden bir gün aldığı arsaya Selami’nin sınır duvarı ördüğünü söylediler.Nedim’ide alarak gittik.Nedim yaptığı tesbitte sattığı araziye bir metre kadar tecavüz olduğunu söyledi.Hamdi Abi Selami’ye “Bilerek neden yaptın tırnak kadar yer için değermiydi? “dedi.Selami tehditkar bir ses tonuyla “yıkabiliyorsanız deneyin” dedi.Hamdi abi “gidelim kardeşlerim bu adamın hesabını öbür Dünya’ya bıraktım” dedi.Yolda Nedim Beye dönerek “bu adama arsayı satmamakta haklıymışsın” dedi.Yıllar sonra Hamdi Abi ile annesi ve babasını ziyaretine gittiğimizde Selami’nin evinin önünde balta ile odun kırdığını gördük selam bile vermek içimizden gelmedi.Mahallenin kahvesine indiğimizde kahveye bir haber geldi.
- “Selami bir parmağını baltaya kaptırmış tırnak hızasından koparmış” dediler.
- Hamdi Abi bana döndü.”Bak dedi;Yaradan hesabı öbür Dünya’ya bırakmadı,tırnak kadar yer için tırnağını aldı ” dedi.Ben ise şaşkınlıktan ağzımı bile açamadım.

Sevmeyi Biliyor muyuz?

“ İnsanların çoğu, kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Kendisini sevilmeye lâyık görmediği için, sevilmekten korkuyor.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için..
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.�?

W. Shakespeare

Bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel sesiyle çakıl taşları arasından sızıp gelen su, çimenler, dağ çiçekleri, ceylanlar, kuşlar, denizler, yeni doğmuş süt kokan bebekler, güller, toprak, rüzgarda nazlı nazlı devinen yapraklar, ağaçlar, kısacası her şey. Ne yana baksam her şey bana insanları anlatır. İnsanların inceliğini, duyarlılığını, insancıllığını, sevecenliğini ululuğunu, yaratıcılığını, sanatçılığını.

Dünyada bunca yıkım, kıyım,zulüm,ihanet ve kötülükler olmasına rağmen; yine de insanlar hakkında kötü düşünemiyorum. İnsanları öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, zarif, sevimli düşünüyorum ki; onları güneş gibi sıcak, toprak kadar vefalı, su kadar temiz, çimenler gibi zarif, ceylanlar kadar güzel, kuşlar gibi özgür ve verimli bir toprak kadar üretken ve olgun düşlüyorum.

Ya güller? Gülleri anlatacak kelime bulamıyorum. O üstün gururlu, minnet nedir bilmeyen; kendinden, güzelliğinden emin güller….. Güller bana daima genç kızları hatırlatır. İnce, hassas, kızararak bakan, soluveren, hemencecik küsen, kırılan; tatlı bir söze, bir gülümseyişe hemen yüreğini açıveren halleriyle, genç kızları hatırlatır… Güller ki; her yaprağı binbir anlam, binbir renk, ahenk dolu.

İnsanlar silahlar üretseler, savaşsalar , cinayetler işleseler, haksız yere bazılarına iftiralar atsalar, açlık ve sefaletin kol gezmesine seyirci kalsalar , intikam peşinde koşsalar ; ırkçılık politikası, kan davası gütseler de, dini bağnazlıklar gibi ilkel davranışlar göstererek beni zaman zaman hayal kırıklığına uğratsalar da; her şeye rağmen insanları güzel düşlemekten kendimi alamam. Çünkü insanları yeryüzünün en değerli varlığı olarak görürüm. Vicdan, adalet, merhamet ve sevgi gibi değerli unsurların yalnızca insanda var olduğunu ve bu unsurların, insanı insan eden ögelerin en başında geldiğini unutmadan yaşıyorum.

İnsanı insan eden bir diğer öğe ise bilinç ve düşüncedir. Duyguysa, olaylar karşısında ve yaşamda insanların hissettikleri şeylerdir. Örneğin, acı veya sevinçtir.Korku, heyecan, endişe, acımadır. İyilik, dostluk, güzellik, adaletli ve vicdanlı olmak gibi değerler,salt insana özgü bir olgudur. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Aydınlık ve karanlık nasıl biribirinin zıddıysa, iyilik ve kötülük ya da güzellik ve çirkinlik de biribirinin zıddıdır. Ama evrende her şey iç içedir ve beraber yaşar. Karanlık nasıl ki kötülüğü, çirkinliği, körlüğü, cehaleti, zulmü, haksızlığı, adeletsizliği, vicdansızlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü temsil ediyorsa; aydınlık da iyiliği, güzelliği, bilgiyi,doğruyu, dostluğu, merhameti, dürüstlüğü, adaleti ve vicdanı temsil eder. Unutmayalım ki, tabiatı güneş aydınlatır, insanı da bilgi. Bilgi, eğer iyinin ve vicdanın hizmetinde ise, bilginin hakça paylaşılması, adaletin hayata geçirilmesi mümkün olur. Aksi takdirde haksızlık, vicdansızlık, zulümler ortaya çıkar.

Yirmibirinci yüzyılda, bilgi çağında yaşıyorken; insanın inancına, diline, kültürüne, bilincine, düşüncelerine, görüşüne ket vurarak, baskı uygulayarak, hakaret ederek bir yere varmaya çalışan sırtlanları anlamakta ve anlatmakta güçlük çekiyorum. Tertemiz bir suyu bulandırmak ne kadar kolaysa, bir insanı dininden, inancından, renginden, dilinden, tipinden, ırkından, dünya görüşünden dolayı hor görmek, aşağılamak, iftira atmak da o kadar kolaydır. Zor olan; insanı, insan olduğu için sevebilmekte, onun bize benzemeyen yanlarını hoş görebilmektedir.İnsan gibi sosyal bir varlığa da zor olan yakışır.

Öyleyse
Önemli olan insana saygı duyabilmek, insanca yaşamayı ve yaşarken de paylaşmayı öğrenebilmektir. Dünyada her insanın yaşam hakkına saygı duymayı, insanları anlamayı ve en önemlisi de hoşgörüyle bakmayı öğrenmek, onların hakkını da kendi hakkıymış gibi savunmak, insan olmanın gereğidir. İnsanları diğer canlılardan ayıran özellikler de bunlar olsa gerek…Bu gereği yerine getirmek, son derece hassas ama bir o kadar da basittir. İlk bakışta zor görünse de.

Ama ne yazık ki sırtlanlar, gün aydınlığını sevmezler. Güzellikler onların meselesi değildir. Onların gülistanı çirkinliklerdir. Nefrettir, kindir, düşmanlıklardır. Onların hiç kimseye merhameti, sevgisi, saygısı olamaz; hatta kendilerine bile. Yürekleri, beyinleri, kan, kin ve nefretle doludur. Erdemleri, namus anlayışları, o insanların bacakları arasındadır. Buna bağlı olarak beyinleri ve yürekleri de, namus anlayışları kadar kirlidir.

Bence bu dünyada ihtiyacını duyduğumuz ve muhtaç olduğumuz en önemli şey sevgi, dostluk ve hoşgörüdür. Küçücük bir tebesüm ve tatlı dil, karşımızdakine verebileceğimiz en güzel hediyedir. İnsanlar sevmeli, şartlar ne olursa olsun sevmesini bilmeli. Hayata hoşgörü ile bakılınca, olaylar yumuşuyor. Bunu hepimiz biliyoruz mutlaka, ama yine de hoşgörüyü söylemeliyiz biribirimize, hatırlatmalıyız. Çünkü yaşamın tadı ayrıntılarda gizlidir, yaşamak sevmektir, hissetmektir, anlamaktır.

�? Bir kızılderili dede ile torunu evlerinin önünde oturmuş, biraz ötede boğuşan biri siyah diğeri beyaz iki köpeği seyrediyorlarmış. Torunu sormuş:

” Neden iki tane köpek besliyorsun?

Dede yanıtlamış:

“ Onlar benim için iki simgedir evlat. İyilik ve kötülüğün simgesi… İyilik ve kötülük de içimizde böyle sürekli mücadele eder durur.”

Torun sorar:

“ Peki, sence hangisi kazanır mücadeleyi?�?

Bilge reis derin derin gülümser ve der ki:

“ Hangisi mi evlat?…… Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır…�?

Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz.

Severek yaşamak güzeldir, severek yaşamanın güzelliğini ve önemini farkedenler de güzeldir… Dünyada bir şey olabilmenin ötesinde çok daha önemli bir şey var aslında; o da insan olabilmek. İnsan olabilmenin ilk koşulu ise; yüreğinde sevgi taşıyabilmektir. Yoksa kim olduğumuzun, nereden geldiğimizin, hangi ülkenin pasaportunda adımızın yazılı olduğunun ne önemi var! Bu dünyada, sadece insan değil miyiz? Bu dünyada senin, benim yaşama hakkımız olduğu kadar, herkesin yaşama hakkı var. İnsan dediğin odur ki; nerede ve kime yapılırsa yapılsın, birine yapılan zülmü, haksızlığı, vicdansızlığı, her zaman yüreğinde hissedebilsin, bunu kendisine yapılmış gibi görebilsin..

Öyleyse Türk - Kürt, Alman – Rus yada Müslüman - Hıristiyan olmanın ne önemi var, söyler misiniz? Aslolan- hepimize bir hayatın bahşedilmiş yada armağan edilmiş olması değilmidir?

“Allah’ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken…
Biz kim oluyoruz da insanlari birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle… Yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!�? diyor Dale Carnegie…

Herman Hesse de diyor ki:” Ben vatanseverim ama, önce insanım. Her ikisinin bir arada yürümediği yerde daima insana hak veririm.�?

O halde, neden başkalarının bizden farklı yanlarını değil de, biraz da bizimle ortak yanlarını bulup ortaya çıkarmaya çalışmıyoruz? Sonradan yaratılan ve dayatılan dil, mezhep, ırk, tarikat, kültür, bölgecilik, şeyhlik, aşiretcilik gibi kavramlar yüzünden çıkan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara karşı durmuyoruz? İnsanlığın ortak değerleri olan hoşgörü, sevgi, saygı, barış, özgürlük, bireysel hak, adalet gibi evrensel değerlere inanmakta, kim ne zarar görebilir? İnsani duygulardan yoksun ve insanlıktan nasibini alamamış sırtlanlardan başka, kim bu ortak değerlere karşı çıkabilir?

Yılgınlıkların, yorgunlukların damarlarımızda dolaşıyor olması bizi bıktırmamalı, yıldırmamalı; bizi insani değerlerden uzaklaştırmamalı. Bedenimizde, sevgiye açık bir yüreğimiz olduğunu unutturmamalı. Çünkü bize, herşeyden önce yüreğimiz gerekli. Sevgiyi görmek ve duvarını örmek, sevgiyi çevremize sunmak için, önce yüreğimiz gerekli bize. Bozgunlardan ve sevgiyi kirleten yozluklardan yılmamak için, korkmamak için bize sadece yüreğimiz gerekli.

Düşüncelerimiz, yargılarımız, önyargılarımız; o yakıcı ve yıkıcı yıldırımların beynimize ulaşmaması için ne kadar barajlar, dalgakıranlar, duvarlar inşa etse de, ne kadar tarihsel, kültürel ideolojik gündelik paratonerimiz olsa da, bir yerden sonra, en azından şöyle kendi yüreğimizle başbaşa kaldığımızda , eminim bu gerçeği anlarız.Bir kez olsun, biz de yürekten o soruları sorarsak kendimize, mutlaka anlarız sevgini gücünü. Ya da en azından sormak durumunda kaldığımızı varsayarsak, anlarız…

Yaşama dair bir kaç söz de Goethe’den:
�?Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır…
Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur…
Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur…
Etrafınıza bakmaya zaman ayırın ,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır…
Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur�?

Ve diyorum ki:

Anlatacak bir şeylerin varsa yarınlara
Okunmamış bir kitap
Söylenmemis bir söz
Yapılmamış bir resim gibi
Sevgi üstüne, barış üstüne, kardeşlik üstüne
Durma kardeşim.

Bir gül yaprağının ürpertisini duyabiliyorsan yüreğinde
Yaşamın güzelliğini, sevmenin inceliğini kavrayabiliyorsan
Ve varabiliyorsan dostluklarin yüceliğine
Korkma hiç bir yıkımdan, yüreğini ortaya koy

Çünkü sen insansın
Yeni bir şeyler bul kardeşim, yeni şeyler
Yeni güzellikler, yeni sözler, yeni sesler
Yazılmamış bir şiir
Takılmamış bir ad
Yakılmamış bir türkü
Yaşanmamış bir sevda gibi

Nuri CAN

Bilimin büyücüsü ‘Nikola Tesla’

Bugün bir lise veya üniversite öğrencisine “radyoyu kim icat etmiştir?” diye sorsanız alacağınız cevap -tabi eğer alabilirseniz- Marconi olacaktır ki tüm ansiklopedi ve ders kitapları da aynı ismi vermektedir. Aynı şekilde “bugün hayatımızda yer alan tost makinesi, stereo sistemler, sokak lambaları ve fabrika ve ofislerin çalışması için gerekli altyapıyı ilk kuran kimdir?” diye sorulsa tereddüt etmeden vereceğiniz cevap Thomas Edison olacaktır. Radyonun icadı iletişim çağını, ilk hidroelektrik santralinin kurulması ve elektrik enerjisinin topluma kazandırılması ise elektrik/ elektronik çağının başlangıcı olmuştur. Oysa hepimizin kuşkusuz gerçek diye bildiğimiz bu bilgiler tam olarak doğruyu yansıtmamaktadır. Ne radyoyu Marconi icat etmiştir, ne de günümüz elektrik mucizesini yalnızca Edison’a borçluyuz. Bütün bunları başta çok az kişi tarafından bilinen bir isim, Nikola Tesla ortaya çıkarmıştır.

1856 doğumlu Sırp asıllı bir Amerikan göçmeni olan Tesla, diğer tüm icatlarının yanında hem radyonun hem de alternatif akımın mucididir ve 1895 yılında Niagara Şelalesinde yaptığı ilk hidroelektrik santrali ile elektronik çağının kapısını açmıştır. Maalesef yanlı Amerikan medyası ve tarihi, Tesla’ya ait birçok patenti ve çalışmayı başkalarına atfetmiş ve isminin tarih kitaplarından yavaşça silinmesine gayret göstermiştir. Edison her ne kadar pratik zekâsını azmiyle birleştirerek günün ihtiyacını karşılayan çözümler geliştirmede inanılmaz başarılı olmuş ve dünyayı derinden etkileyen birçok icat gerçekleştirmişse de, yer yer bir bilim adamından ziyade bir iş adamı kişiliği göstermiştir; kendisinden önce keşfedilmiş olan doğru akımı, akkor lambayı aydınlatmada kullanmak suretiyle ünlü olmuştur.

Bugün yeniden keşfedilmeye başlanan Tesla’ya ait icatlar saymakla bitmez; kendisi x-ışınlarını W.K. Roentgen’den, vakum tüp yükseltecini ise Lee de Forest’dan yıllarca önce keşfetmiştir; florosan lambayı endüstriden 40 yıl önce kendi laboratuarında kullanmaya başlamıştır. İlk icadı olan endüksiyon motoru bugün endüstrinin her katmanında yerini almış durumdadır; bugün kendi adıyla anılan ve çok yüksek miktarda gerilim üretmede kullanılan Tesla Bobini, yine onun icatlarından biridir. Kendisi yukarıda da belirttiğimiz gibi alternatif (iki ve üç fazlı dâhil) akımın babasıdır ki bu durum doğru akımın temsilcisi olan Edison’un o zamanki en büyük düşmanı ve rakibi olmasına yetmişti.
1898 yılında sözünü etmeye başladığı ve daha sonra icat edip patentlerini aldığı “yalnızca sesin değil görüntünün de iletimi” konulu çalışması bugünün televizyon tüplerinin habercisi niteliğindeydi; aynı şekilde 1934 yılında kurulan ilk radar istasyonu da Tesla’nın 1917 yılında dile getirdiği prensiplere dayanılarak ortaya konmuştu. Bugünün kullandığımız tüm arabalarında bulunan gaz motorlarını elektrikle ateşleme bobini yine Tesla’nın 1898 yılına ait bir patentinden ibarettir. Bunun yanında Tesla kendi tabiriyle “automaton” yani robotik üzerine de çalışmış ve 1890’lı yıllarda ilk uzaktan kumandalı sistemleri geliştirmiştir. Ayrıca bilgisayar çağının başlangıcı olan transistörlere kaynaklık eden ilk VE ve VEYA mantıksal birimlerini yine Tesla geliştirmiştir.

Günde yalnızca 1–2 saat uyuyan ve hiç evlenmeyen bu “büyücü”, her ne kadar yüzyılın başlarında 1915 Nobel ödül adaylığı dâhil birçok nişan ve madalyayla onurlandırılmışsa da, zamanından o kadar ilerdeydi ki, bir süre sonra düşüncelerinden dolayı çevresindeki bilim adamları tarafından istenmeyen adam ilan edildi. Oysa yaptığı çalışmalara 1943 yılındaki ölümünden sonra FBI tarafından titizlikle el konulmuş ve bunlar bugün bile yürüyen birçok fantastik projeye ışık kaynağı olmuştur. Örneğin 1900’lerin başlarında yaptığı cep büyüklüğündeki bir cihazı açık unuttuğunda bir süre sonra evinin sallandığını farkeden Tesla, cihazı kapatmak için biraz daha geç kalsa tüm mahalleyi kaplayan bir depreme sebep olmak üzere olduğunu ancak farkedecektir. Bu teknolojinin bugün ABD tarafından HAARP (High-frequency Active Aural Research Program) projesi kapsamında istenilen yer ve bölgede – özellikle kırık fay hatlarında – deprem yaratmak için kullanıldığı konusunda bir çok spekülasyon yapılmıştır. Tesla’nın “ölü ışık” tabir ettiği çalışmaları daha sonraki bildiğimiz lazer teknolojisinin temelini oluşturmuştur. Aynı şekilde Tesla “Telsiz İletişim Teknolojisinin” temellerini atmış, hatta çok büyük oranlarda enerjinin bile kablosuz olarak yerden veya hava üzerinden iletildiği teknolojiler geliştirmiştir (her ne kadar milyon voltluk enerjinin bu şekilde iletimi tehlikeli gibi görünse de tam tersine çoğu güncel uygulamadan daha güvenilir bir yöntemdir, öyle ki Tesla bu yöntemin ve alternatif akımın güvenilirliğini ispatlamak için bizzat kendi vücudundan yüzbinlerce voltluk elektrik geçirdiği gösterilerde bulunmuştur).

Tesla’yı zamanında gerçek anlamda “anlaşılamayan adam” yapan asıl çalışması ise ancak Birleşik Alan Teorisi ve Kuantum Fiziği teoremleriyle çözümlenebilen Skaler Dalga Teknolojisine dayanarak “enerji kontrolü” ve “serbest enerji” üzerinde yaptığı çalışmalardı; öyle ki bu çalışmaları klasik Maxwell uygulamalarının bile açık noktaları olduğunu ortaya koymaktaydı ki bu, o günün çoğu akademik çevreleri için kabul edilemez bir durumdu. Ayrıca serbest enerji demek, ekonominin kontrolünün, dünya siyasetini ve ekonomisini elinde bulunduran güçlerin elinden çıkması anlamına geliyordu ki; belki de bu durum kendisine ait dev laboratuarın ölümünün ardından gizemli bir şekilde yanarak yok olmasının arkasında yatan nedendi.

* Bu yazı “Sonsuzluk Teknolojileri - Yılmaz Değirmenci, Tekağaç&Eylül Yayınevi, 2005 isimli kitaptan alıntı olarak aktarılmıştır.